spor hekimliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
spor hekimliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2013 Pazartesi

Aşil Tendon Kopması ya da Ayıyla Kavga Etmek

'Maçın son 3 dakikasına girilirken ve Warriors oyuncusu Harrison Barnes tarafından savunulurken Bryant yere düştü. Bryant dönüp Barnes'a bacağına vurup vurmadığını sordu ve 'hayır vurmadım' cevabını aldı. Bryant büyük bir sakatlık olduğunu o anda anladı' ESPN

Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük basketbolcularından biri geçen hafta sonunda bir sporcunun başına gelebilecek en ciddi sakatlıklardan biri olan Aşil Tendon yaralanmasını yaşadı. Üzerinden 1-2 gün geçmişti ki Galatasaray'ın milli basketbolcusu Engin Atsür de aynı sakatlığın kariyerinde 2. kez kurbanı oldu.Peki ama nedir bu Aşil Tendonu, nerededir, niye sakatlanır ve yaralanma olduğunda ne yapmalı?

Aşil tendonu vücudumuzda diz ile ayak bileği arasında arka tarafta bulununan ve 3 kasın tendonlarının birleşmesinden oluşan bir 'conjoint-birleşik' tendondur. Tendon denilen anatomik yapılar kasların kemiklere yapışmadan önce liflerin daha yoğunlaşarak, sıklaşarak ve sertleşerek oluşturdukları bölümlerdir. Aşil tendonu vücudumuzdaki en kalın ve en güçlü tendonlardan biridir, öyle ki yetişkin bir insanda sağlıklı bir aşil tendonu 1 tonun üzerindeki bir yüke herhangi bir yaralanmaya maruz kalmadan dayanabilir.



Peki ama madem bu kadar güçlü ve dayanıklı, aşil tendonu neden yaralanır ya da kopar? Aşil tendonu maalesef kanlanması yani damarlar tarafından beslenmesi çok iyi olan bir tendon değildir (aslında vücudumuzdaki tendonların büyük kısmı böyledir). Bu durum bir aşırı kullanma- overuse durumunda oluşan küçük hasarların iyileşememesine ve birikerek tendonun zayıflamasına ve Bryant'ın da dediği gibi 'daha önce milyonlarca kez yapılan bir hareket' sırasında kolayca yırtılmasına neden olur.

Aşil tendon yırtıklarının/kopmalarının en önemli nedeni aşırı kullanma ya da yüklenmedir. Aslında bu bile Kobe Bryant'ın sakatlık öyküsünde gayet net olarak var; yine ESPN'in verilerine göre Bryant son 1 ayda kariyerindeki en yüksek maç başına aldığı süre ortalamalarıyla oynuyordu. 28 yaşında iken maç başına 44,8 dakika süre alan Kobe Nisan ayında (34 yaşında iken) 45,2 dakika süre almaya başlamıştı.

Aşil tendon kopmalarında çok nadiren öncesinde aşil tendonunda ağrı ve başka yakınmalar olur, ya da bir kısım durumda yakınmalar o kadar hafiftir ve ya geçmişte kalmıştır ki neredeyse unutulmuştur. Bu nedenle aşil tendon sakatlıklarında (tüm spor sakatlıklarında olduğu gibi) esas amaç sakatlığın oluşmasını önlemek olmalıdır. Burada da temel yaklaşım neredeyse evrenseldir:
1. Egzersiz programında ani artışlardan kaçınmak; önerilen egzersizin yoğunluk, süre ve sıklık parametrelerinden sadece 1 tanesini haftada en fazla 10% arttırmaktır. Yani haftada 5 kez toplamda 200 dakika koşuyorsanız bunu bir sonraki hafta en fazla 220 dakikaya çıkarmalısınız.
2. Spor yapılan zemin, kullanılan malzeme ve benzeri faktörlerde mümkün oldukça doğruları yapmak. Örneğin benim günlük pratiğimde çok karşılaştığım hatalardan ikisi koşu bantlarında eğim kullanılarak koşulması, eski spor ayakkabıların uzun süre kullanılmaya devam edilmesidir. En iyi kalite bir spor ayakkabı için bile önerilen 750-800 km mesafe koşudur. (yani sadece koşmak sıklığı ya da süresi değil, koşulan mesafe de kayıt altına alınmalıdır).
3. Kişide yapısal olarak bulunan ve tendon yaralanmalarına yatkınlık sağlayan durumların düzeltilmesi; düz tabanlık için uygun tabanlık kullanımı ve esneklik azlığı için özel esneme/germe egzersizlerinin yapılması gibi.

Aşil tendonu yaralanmaları/kopmaları gerçekten zorlu süreçlerdir. Tedavisi yaşlı ve sedanter (hareketsiz) kişiler haricinde daima cerrahi ve takip eden uzun bir rehabilitasyon sürecidir. Yaşlı ve kısmen hareketsiz kişilerde seri alçılama/cihazlama ile yapılan cerrahi olmayan tedavilerle de büyük oranda başarı sağlanır. Ancak cerrahi tedavide tendonun tekrar kopma olasılığı daha düşük olduğundan genç ve aktif kişilerde tedavi her zaman cerrahidir. Cerrahi sonrası 2-3 haftalık bir alçı/cihazlama sonrasında rehabilitasyon başlanır. İyileşmenin tamamlanması ve yaralanma öncesi düzeye dönüş (yapılan spora göre farklılıklar gösterir) genellikle 9-12 ay arasında zaman gerektirir. Kobe'nin dediği gibi 'ayı ile kavga edilen' oldukça uzun ve zorlu bir süreçtir ve tıpkı onun yapacağını söylediği gibi 'bırakmadan, üstünü örtmeden, kaçmadan dayanıp zafere ulaşmak' bu sakatlığı yaşayan herkesin hedefi olmalıdır.

8 Şubat 2011 Salı

Tedavide Yeni Bir Renk : Kinesiotape

Kinesiotape (KT) 1970'li yıllarda Kenzo Kase tarafından Japonya da uygulanmaya başlamış bir bantlama tekniği ve son yıllarda spor müsabakalarında sıklıkla gözünüze çarpıyordur. Bugün popülerliği giderek artan ve eminim 'bu renkli bantları niye yapıştırmaya başladılar?' diye kendi kendinize sorduğunuz Kinesiotape uygulaması ile ilgili bilgi ve deneyimlerini bizimle paylaşması için fizyoterapist Çetin Sayaca'ya blogda yer vermek istedim. Buyurun... 

KT enine esneme özelliği olmaksızın boyunun %140' ına kadar esneyebilen özel bir şekilde dokunmuş pamuklu kumaştan üretilen bir çeşit bant. Lateks içermediğinden alerjik değil ve kumaşın özelliği nedeniyle cildin nefes almasına izin veriyor. Ama tecrübelerim doğrultusunda beyaz tenli ve teni hassas kişilerde az sayıda da olsa kaşıntı meydana gelebildiğini söyleyebilirim. Suya dayanıklıdır, yüzerken veya banyo yaparken de rahatlıkla kullanılabilir. 2-5 gün arasında etkili olabilmektedir. Yapıştırılan bant çıktığında veya çıkarıldığında tekrar uygulanamamaktadır, yeniden değerlendirilip uygulama yapılması gerekmektedir. 

4 farklı rengi bulunan KT' in renkleri arasında bir farklılık yoktur. Tavsiyem tedavinizde size sıcak gelen ve uygulandığında daha fazla fayda sağlayacağını düşündüğünüz rengi kullanmanızdır. Örneğin; sporcular siyah tercih etmektedirler çünkü siyah gücü temsil eder ve rakiplere gözdağı verir.

KT uygun anatomi ve uygulama tekniği dışında, sıradan bantlar gibi yapıştırıldığında herhangi bir etkisinin olmadığını gösteren bir çok çalışma vardır. Bu yüzden KT uygulanırken ''neden-nereye-nasıl'' sorularına yanıt aranmalıdır. Kısaca her uygulama öncesi yapılan değerlendirme sonucu uygulama yapılması bu bandın mucizesini ortaya çıkarmaktadır. Mucize dedim ama, aslında bu bant kendi başına değil, rehabilitasyon sürecinin bir parçası olarak mucizesini göstermektedir. Tedavide olduğu gibi müsabaka öncesi ve sırasında da koruyucu olarak sporcularda uygulanabilmektedir.



Kinesiotape'in kullanım amaçları;
  • uygulama bölgesine farkındalığı artırdığından, eklem-kas-tendon ve bağları desteklediğinden: koruyucu,
  • cilt altındaki yumuşak dokuda meydana getirdiği kavitasyon ile dolaşımı hızlandırıcı,
  • ağrıya sebep olan maddelerin uzaklaşmasını sağlayarak ağrıyı azaltıcı,
  • ödemi azaltıcı,
  • kas spazmını çözücü,
  • kas iskelet sistemini destekleyici olarak kullanılmaktadır.

Yukarıda sayılan amaçlara uygun olarak uygulandığı durumları ise şöyle sıralayabiliriz;
  • kas-tendon yaralanmaları,,
  • eklem ve bağ yaralanmaları,
  • bel-boyun ağrıları,
  • kas spazmı,
  • fibromiyalji,
  • lenfödem,
  • travma sonucu meydana gelen şişlik ve morarma,
  • sinir sıkışmaları,
  • eklem rahatsızlıkları,
  • hamilelikte görülen bacak krampları ve şişlikler.
Yukarıdaki listeyi uzatmak tabi ki mümkün. Daha öncede bahsettiğim gibi ''neden-nereye-nasıl'' sorularına cevap verildikten sonra kullanımda hiçbir yan etkisi yok.

Acaba kas kuvvetini artırıyor mu? 
Bu sorunun cevabında olumlu yönde destekleyen yeterli çalışma olmamakla beraber, kasın kasılabilme süresini olumlu yönde etkilediğini gösteren çalışmalar mevcut. Bu yüzden egzersiz ile birlikte kullanımı daha verimli olacaktır. Özellikle kas ve bağ yaralanmaları sonrasında ki toparlanma sürecinde rehabilitasyon programına dahil edilebilir.

Kısaca kinesiotape yaralanmadan korunmak, rehabilitasyon sürecine katkıda bulunmak için kullanılabilen bir bantlama yöntemidir. Ancak etkisini gösterebilmesi için anatomi ile uygulama tekniğin örtüşmesi gerekmektedir. Bu da ülkemizde yapılan eğitim kurslarına katılmış, uygulama bilgi ve becerisine sahip uzmanlar tarafından uygulanması ile mümkündür.
Tedaviniz renkli olsun...

11 Ocak 2011 Salı

Çocuklar da Spor Yapar

Evet çocuklar da spor yaparlar hem de sandığınızdan daha çok ve daha zorlu koşullarda. Rakamlar gün geçtikçe daha fazla çocuğun özellikle müsabık düzeyinde spora katıldığını söylüyor. Ayrıca organize spora katılım yaşı gittikçe düşüyor,  üstelik çocuklar bu süreçte giderek daha fazla yüklenmeye maruz kalıyorlar.

Çocukluk çağında sporun profesyonel sporda olmayan başka sorunları var; anne ve babanın karar verici (kimi zaman aşırı baskıcı) rolü, çocuğun gelişmekte olan iskeletinin getirdiği sorunlar, kaliteli sağlık hizmetine ulaşımın son derece kısıtlı olması, sporda kullanılan malzeme ve zeminlerin uygunsuzluğu, koçların (genellikle zorunlu olarak) sağlık sorunlarında karar verici rolü oynamaları vs., vs...




Öncelikle şunu söylemek lazım: çocuklar minyatür yetişkinler değillerdir. Hızla büyüyen bir kas iskelet sistemleri vardır ve bu nedenle yetişkinlerde görülmeyen bazı sorunlara daha açıktırlar (örneğin spondilolisis  ve osteokondrozlar). Ayrıca özellikle hızlı büyüme dönemlerinde belirginleşen koordinasyon sorunları spor sakatlıklarına yatkınlıklarını arttırır. Bu nedenle çocukluk ve erken ergenlik dönemlerinde aşırı yükleyici olmaktan kaçınıp oyunun ruhuna, kurallarına ve temel atletik becerileri geliştirmeye odaklanan bir spor/egzersiz katılımı çok daha uygundur.

Burada çocuk/ergen sporcularda diğer pek çok sorun dışında gözlemlediğim iki önemli soruna değinmek istiyorum;

  • Aşırı yönlendirici ve baskıcı ebeveyn: anne babalar genellikle iyi niyetle; bazen  kendilerinin ulaşamadıklarına ulaşmaları bazen daha başarılı olmaları için, çocuklarına psikolojik yükler getirecek baskılar uygulayabiliyorlar. Bundan kesinlikle kaçınmak lazım çünkü bu sandıkları gibi başarıyı getiren değil tam tersi sonuçlar doğuran bir tutum. Çocuk yaptığı spordan uzaklaşabiliyor ya da yaşamının diğer alanları ve dönemlerinde sorunlar ortaya çıkabiliyor. Anne babalar eğer ebeveynlik ile koçluk ayrımını yapamayacakları şüphesi taşıyorlarsa asla çocuklarının antrenörlüğüne soyunmamalı. 
  • Koçlar genellikle çocukluk çağı sporlarındaki yetersiz organizasyon, sağlık ve destek personeli eksikliği nedeniyle sağlık sorunları da dahil tek karar verici gibi davranıyorlar. Bu özellikle sağlık sorunlarında erken tanı ve tedaviyi güçleştiren bir durum. Ayrıca başarılı olma baskısı altındaki antrenörlerin bazen yanlış kararlar verdiği de oluyor.  


    Sorunun büyüklüğünü bazı sayılarla ortaya koymak gerekirse (maalesef rakamlar bizden değil A.B.D.'den):

    1. A.B.D.'de her gün 8000  çocuk sporla ilişkili yaralanmalarla acil servislere başvuruyor,
    2. Lise çağı sporcuları yılda 2 milyon civarında sakatlık yaşıyor ve 500.000 doktor ziyaretinde buluyorlar,
    3. Lise çağı sporcuları üniversite çağı sporcularına göre Amerikan Futbolunda 3 kat daha fazla sakatlanma riski taşıyorlar,
    4. Kız basketbol oyuncuları erkeklere göre 240% daha fazla kafa travması ile karşılaşıyorlar.
    5. Organize spordaki sakatlıkların 62%'i antrenman sırasında ortaya çıkıyor.
    6. Liselerin ancak 42%'inde sporcu sakatlıkları konusunda erişilebilir bir hizmet veriliyor ve 47%inde yeterli sağlık personeli (hemşire) bulunmuyor.
    7. A.B.D'de 2009'da 48 çocuk ya da genç spora bağlı olarak hayatını kaybetmiş. Bunların yarısı kalp krizi nedeniyle olmuş. 
    A.B.D. bize göre daha kalabalık ancak daha organize, bu nedenle bizim daha iyi durumda olduğumuzu sanmıyorum. Büyük olasılıkla çok daha ciddi bir tablo ile karşı karşıyayız. Yukarıdaki rakamlara bakınca çocuklarımızın yetişkin ve genç sporculara göre daha fazla sakatlanma riski taşıdığını, bu sakatlıkların profesyonel spordakinin aksine antrenmanda olma olasılığının daha yüksek olduğunu, kızlarımızın erkeklere göre kafa travmasına maruz kalma riskinin çok daha yüksek olduğunu ve bütün bunlara rağmen  sağlık hizmetine erişimin profesyonel spora göre çok sınırlı olduğunu söylemek mümkün.

    Peki ne yapmalıyız?;

    • Çocukluk çağında spora katılım öncesi sağlık muayenelerini çok daha ciddiye alarak yapmalı ve en kısa sürede bunu sağlam bir yasal bir zemine oturtmalıyız.
    • Kullanılan malzeme ve spor yapılan zeminlerin çocuklara uygunluğu ile ilgili kesin düzenleme ve kriterler getirilmeli,
    • Müsabakalar başta olmak üzere her kademede yeterli sağlık personeli desteği için gerekli düzenlemeler yapılması ve kaynak ayrılması için özellikle anne babalar tarafından yetkililere baskı yapılmalı,
    • Çocukluk çağı sakatlıkları ile ilgili bilimsel araştırmalar desteklenmeli ve bunun için kaynak ayrılmalı,
    • Antrenörler başta olmak üzere anne-baba ve sporcular sakatlıkların önlenmesi ve tedavisi konusunda eğitilmeli, özellikle 'ağrı ile oynamak' gibi çok yaygın bir hatayı engellemek için elimizden geleni yapmalıyız.  

    Spora aktif katılımın çocuğun zihinsel ve ruhsal gelişiminde büyük yararları var, bu yararları en yükseğe çıkarmak ve hoş olmayan sürprizlerle karşılaşmamak için  en büyük rol anne babalara düşüyor sanıyorum

    5 Ocak 2011 Çarşamba

    İliotibial Band Sürtünme (Friksiyon) Sendromu; sıklıkla göz ardı edilen bir sorun

      Bugün spor ile ilgili popüler tartışmaların dışında bir konuya değinmek istedim. Açıkçası bloga başlarken amaçlarımın başında bu tür üzerinde durulmayan konulara dikkat çekmek ve çözümleri hakkında önerilerde bulunmak da vardı. Ancak ülkemiz sporunun gerçek sağlık sorunları dışında o kadar çok aksayan yönü var ki (sağlık yapılanmasındaki organizasyonsuzluk ve yasaklı madde kullanımı gibi) doğrusu ana konulara çok sınırlı olarak değinebilmişim.


                                                  
                                                                                             İTB Sendromu Ağrı Bölgesi

    İliotibial band (ITB) friksiyon sendromu koşucularda en sık görülen dizin dış tarafında ortaya çıkan ağrı nedenidir. ITB’ın lateral femoral epikondile tekrarlayan sürtünmesi sonucunda ortaya çıkan kronik inflamasyon (iltihabi reaksiyon) ile oluşur. Spor yapanlarda görülen bacak sakatlıkları arasında 22%’ye kadar çıkan oranlarda görüldüğü bildirilmekte.

    Koşu, bisiklet gibi sporlarda tekrarlayan dizin bükülüp düzelmesi (fleksiyon/ekstansiyon)sırasında ITB arka liflerinin femur epikondiline tekrarlayan sürtünmeleriyle başlar. Bu olay özellikle diz yaklaşık 30 derece bükülmüşken koşu sırasında ayağın yere temas ettiği ilk anda oluşur. Olay hemen daima bir aşırı kullanma/yüklenme yani overuse sakatlığıdır.

    Oluşmasında hem dahili ve hem de harici faktörler rol oynar, bunları şöyle sıralayabilirim:
    1. Koşu mesafe ve sıklığında ani artış,
    2. Sporda deneyim eksikliği,
    3. Yokuş aşağı koşma,
    4. Pistte aynı yönde uzun süre koşmak,
    5. Uzun mesafeler koşmak,
    6. Kalça kaslarında kuvvet eksikliği,
    7. Bacak uzunluk farkı,
    8. ITB gerginliği, diz ve ayaktaki anatomik bozukluklar.
    ITB Sendromunda dizin dış tarafında (eklem mesafesinin 2-3 cm. üzerinde) yanıcı ya da keskin ağrı en önemli yakınmadır. Başlangıçta/hafif olgularda egzersiz ile ortaya çıkıp istirahatte geçerken, sonrasında günlük aktiviteler ve otururken de olmaya başlar. Şiddetli  durumlarda ağrı olan bölgede şişlik ve hareketle gıcırtı benzeri ses olabilir. Bu hastalıkta iyi bir fizik muayene ve etki edebilecek yukarıda saydığım tüm faktörlerin fizik muayenede değerlendirilmesi tanı koydurucudur ve tedavinin başarısı için de önemlidir. ITB Sendromu tanısı öykü ve fizik muayene ile konur. Özellikle popülerliği zirve yapmış olan ve kanımca gereksiz tetkiklerin en önemli örneği olan Manyetik Rezonans Görüntülemesi (MRI) sadece tanıda şüphe olan ve ya eklem içi sorun şüphesi olanlarda başvurulması gereken bir yöntemdir. Çünkü MRI da ITB normal olabilir ayrıca MRI görüntüleri ile yakınmalar arasında bir paralellik de yoktur




    ITB Sendromu tedavisini bir kaç evreye ayırabiliriz;
    1. Akut evre: Amaç ağrı ve şişlik gibi bulguları kontrol altına almaktır. Bu nedenle egzersiz ve sporun yoğunluğunun azaltılması şarttır . Hafif olgularda aktivitenin yakınma başlatan süre ya da mesafenin altına indirilmesi, ağır olgularda ise aktivitenin kesilerek yüzme(sadece kolla) gibi alternatif aktivitelere geçilmesi önerilir. Bu aşamada buz tedavinin önemli kısmıdır.(1-2 saatte bir 10 dk). Ağrı kesici, anti-romatizmal ilaçlar özellikle tedavinin ilk haftasında faydalı olabilir.
    2. Subakut evre: bu evrede anatomik bozukluklar ve kas gerginliklerinin tanımlanması ve çözümlenmesi yapılmalıdır. Germe egzersizleri bu aşamanın temelini oluşturur. Ayrıca masaj ve fizyoterapi cihazları ile tedavilere de başvurulabilir.
    3. Kuvvetlendirme evresi: kas kuvvetsizlikleri (özellikle kalça kasları) aşılmaya çalışılır. Başlangıçta yan yatarak bacak kaldırma ile başlanarak tek bacak squat egzersizi ile devam edilir . Daha sonra lunge egzersizi de uygulanabilir. Başlangıçta 5-8 tekrar ile başlanarak daha sonra 2-3 set halinde 15 tekrara ulaşılmaya çalışılır. Egzersizler her iki bacağa da uygulanmalıdır.
    4. Sahaya/Aktiviteye dönüş: hasta tüm egzersizleri doğru şekilde ve ağrısız yapabilecek duruma gelince spora başlamasına izin verilir. Genellikle 6 haftalık tedavi sonunda tam iyileşme sağlanır. Geri dönüşte gün aşırı koşu ile başlanır, yokuş aşağı koşuya izin verilmez. Başlangıçta yüksek hızda (sprint) koşulur, çünkü koşu hızı arttıkça dizde 30 dereceden fazla bükülme ile ayak yere temas ettiğinden ITB sendromuna yol açma ihtimali azalır. 3-4 hafta içinde tedrici olarak aktivite arttırılır.Cerrahi tedavi ancak yukarıda özetini verdiğim tedaviye cevap vermeyen az sayıda hastaya uygulanır. Temel olarak sorunlu bölgenin çıkarılması ya da ITB boyunun uzatılmasına yönelik teknikler uygulanır.
    Yazının başlığında da söylediğim gibi ITB Sendromu biraz ihmal edilen ve hatta ciddiye alınmayan bir sorundur. Sıklıkla uzun mesafe koşucuları (özellikle krosçularda ve uzun mesafe pist koşucularında) başta olmak üzere aerobik-dayanıklılık sporları yapanlarda görülür. Tedavisinin en temel üç noktası erken tanı, altta yatan etkenlerin doğru tanımlanması ve düzeltilmesi ile sporcunun spora dönüşte sabırlı olarak gereğinden erken dönüşten kaçınmasıdır. Aslına bakarsanız bu saydığım üç faktör tüm spor sakatlıklarının tedavisinde önemlidir ve sporla ilgilenen herkes tarafından tekrar tekrar hatırlanmalı ve hatırlatılmalıdır. Spor ve egzersizi bir yaşam biçimi haline getirmiş herkese 2011 yılında sakatlıktan uzak sağlıklı bir yaşam diliyorum. 

    17 Aralık 2010 Cuma

    Profesyonel Sporda Sağlık Hizmeti Yapılanması; böyle bir şey gerçekten var mı?

    11.12.2010 tarihinde katıldığım NTVSpor televizyonundaki 'Yenilsen de Yensen de' programının konusu spor sakatlıkları idi. O gün 1,5 saate yakın bu konu konuşuldu ve genç taraftarların olaya ilgisi beni oldukça şaşırttı. Spor sakatlıklarının ve nedenlerinin bu kadar ilgi görebileceği hiç aklıma gelmemişti doğrusu.

    Programda konuşulanlar ve katılımcıların tepkileri aslında ilgi açısından olayın ne kadar içinde bilgi açısındansa ne kadar dışında olduklarını göstermesi açısından ilginç bir deneyimdi.
    Program katılımcılarından Stefano Marrone'nin sağlık yapılanmasında kulüpler içerisinde devamlılık olmadığı ve bunun sağlanmasının önemine işaret etmesi ve Dr. İsmail Başöz'ün kişisel fizyoterapist ve benzeri sporcuya özel danışmanların takım içerisinde sorun yaratabileceği ifadesi konuya kafa yoran biri olarak beni 'doğrusu nasıl olmalı ?' diye düşünmeye itti.

    Öncelikle Stefano Marrone'ye bu konuda katılıyorum. Yani profesyonel spor kulüplerinin kendi spor ve egzersiz tıbbı organizasyonları olmalı. Bu yapı kurumsal bir organizasyona sahip ve sık değişikliklere uğramayan değişen her teknik direktör ya da kulüp yönetimiyle değişmeyen bir sistem olmalı. Bu yapının belirli bir bütçesi olmalı ve harcamaları kulüp tarafından karşılanmalı. Sevk ve idaresinden sorumlu olanlar yapılanların hesabını yönetimlere vermeli ve hataların da bedeli olmalı. Türkiye'de durum böyle değil; kulüpler sağlık organizasyon ve harcamalarını üzerlerine almayıp sponsorlara (genellikle özel sağlık kurumları) ve taraftarlık bağı ile bağlı oldukları yakın ilişkileri olan hekimlerin üzerine yıkmakta çok mahirler. İşlerin iyi gittiği durumda bu sistem işliyor görünüyor belki ancak bir sağlık sorunu ya da tıbbi hata ortaya çıktığında kimse sorumluluğu üzerine almıyor ve bedel ödemeye yanaşmıyor.


    Ben eskiden bu yana profesyonel sporcuların (özellikle iyi para kazananların) sağlıktan, beslenmeye, psikolojik destekten basın ve halkla ilişkilere kadar profesyonel ve özel yaşamlarını ilgilendiren her konuda bedelini ödeyip hizmet ve danışmanlık satın alması gerektiğine inanıyorum. Kısa vadede belki yıllık kazançlarının 10-20%'i kadar  bedeller ödemeleri gerekse de profesyonel sporda kalış süresini kesinlikle uzatacağı için uzun vadede sporcuların yararına olacak bir durum bu. Ama ülkemizde böyle düşünen ya da arayışta olan bir sporcu olduğunu sanmıyorum. Harry Kewell'ın kişisel fizyoterapisti olması ve onunla çalışması oldukça ilgi uyandırmıştı hatırlarsanız. Aslında Kewell doğrusunu yapıyor ve bedelini ödeyerek kendi spor yaşamını uzatıyor. Buna kim ne diyebilir diye düşünürdüm ama Dr. İsmail Demiröz'ün söylediğine göre bu diğer sporcular için problem olabiliyor. Bunun çözümü bu tür hizmetlerin antrenman ve maçların dışında kalan kendilerine özel zamanlarda alınması, o zaman kimsenin söyleyecek sözü kalmaz.

    Hep söylüyorum profesyonellik algımızda sorun var. Hem spor kulüplerimiz, hem sporcularımız hem de (çuvaldızı kendimize de batıralım) sağlık profesyonellerimizin profesyonelliği sadece para kazanmak olarak algılamaması, profesyonelliğin bazen kariyer için para harcamayı da gerektirdiğini hatırlamasını diliyorum.

    1 Aralık 2010 Çarşamba

    Etik ve sorumluluk?

    13 Kasım 2010 tarihinde Vatan Gazetesi'nde yayınlanan Tayfun Bayındır imzalı yazıyı okuduğumda üzüntü ve kızgınlıktı ilk hissettiklerim.
    Yazının tamamına http://haber.gazetevatan.com/barosu-boyle-bitirdiler/340485/5/Spor dan ulaşabilirsiniz.

    Üzüntü ve kızgınlığımın nedeni haberin başlığı dahil neresinden tutarsanız elinizde kalan bir içeriği olması ve neye hizmet ettiğini anlamam(am)dı. Açıklayayım;
    1. Böyle bir haberin haberde adı geçen doktorların en az birinin haberi ya da bilgisi olmadan yapılmış olması pek mümkün değil. Yani hekimlerden biri hastasına ait hasta mahremiyetine giren bilgileri hastasının rızasını almadan bir gazeteci ile paylaşmış görünüyor. Sözde bu meslektaşlarım 'Ameliyat edilirse kaslarına yükleme olacak.Sakatlık ciddileşir' demişler ancak raporları ciddiye alınmamış. Bu arada 3 ay boyunca Baros tedavi edilmiş ve yarım devre oynayacak hale gelmiş. Bu meslektaşlarım imzalı olarak 'Baros’a Almanya’da girişimsel tedavi uygulanacağını ve kırık bölgesine vida takılacağını öğrendik. Doktoru ile temasa geçildi. Kendisinden yapacağı tedaviyle ilgili rapor istedik. Ancak bu raporu vermedi. Baros bu ameliyatı olursa fazla çalışmayan kas gruplarına aşırı yüklenme olacaktır. Bu ileride daha çok sakatlık yaşamasına neden olur. Bu ameliyata ihtiyacı kesinlikle yok. Türkiye’de kendisine verilen programa uygun çalışmalarını sürdürmelidir' demişler. Bu rapor dikkate alınmadığından Baros hala sakatmış.
    Bu olayda adı geçen meslektaşlarımdan birisi olay olduğu tarihlerde Galatasaray Sağlık Kurulu Başkanı olarak görev yapıyordu. Bu durumda raporu ciddiye ve dikkate nasıl ve neden alınmadı? Böyle bir durumla karşılaşan kişi neden o görevde kalmayı sürdürdü ? Kaldı ki Baros metatars kırığı (ayak tarak kemiği) geçirdikten sonra tedavi edilirken madem durumdan ve gelişmeden memnundu neden Almanya'da kontrole gitme gereği duydu? Metatars kırığı nedeniyle 6 ay futbol oynayamayan bir futbolcunun varlığında sağlık ekibinin kendisini sorgulaması da gerekmez mi?

    2. Haberde 'Ancak iddialara göre Arda Turan fıtık değil. Gerçek sakatlığı pubis. Ve sakatlığa göre tedavi uygulanması gerekiyor.' diyor. Sormak lazım 'kimin iddiasına göre?' diye. Akla haberde adı geçen meslektaşlarım geliyor. Üstelik haberde Arda'nın fıtık olmadığı ve 3 çeşit fıtık  (???) olduğu ve Arda'nın Türkiye'de konusunun uzmanlarına gösterilmeden yangından mal kaçırır gibi Almanya'da apar topar ameliyat edildiği söyleniyor.
    Şimdi Arda'nın fıtık olup olmadığını Galatasaray Sağlık Kurulu ve onu muayene hekimler dışında kim bilebilir? Onun ameliyat olup olmaması gerektiğine herhalde Arda'nın kendisi doktorların verdiği bilgiler sonucunda karar vermiştir. Bu durumda 3. kişilere ne düşer? Onu da sizin anlayışınıza bırakıyorum. Bu 3 çeşit fıtık konusu da (kimin ifadesi ise) ayrıca yoruma muhtaç bir durum. Arda'nın 15 gün içinde sahalara dönememesine gelince; Arda'nın hem Osteitis pubis hem de kasık fıtığı sorununun bir arada olabileceği ve bu nedenle zaten 6-8 haftadan önce sahalara dönemeyeceği hiç akla gelmedi mi? Bu iki hafta ifadesini Galatasaray Sağlık Kurulu yetkililerinin ağzından duydunuz mu? Ben duymadım...

    3. Son olarak Kewell ile Üstünel-Kurtoğlu ikilisinin başbaşa görüştüğü ve onu maç başı olarak sözleşmeye ikna ettiklerini yazmış sayın Bayındır. Açıkçası ne söyleyemeyeceğimi bilemedim! Ben sadece şunları sormak isterim;
    Kewell Galatasaray'a transfer olurken olmayan hangi sorunu ortaya çıktı ki Kewell'ın bir sezon boyunca takımda sürekli yer alamaması sorun olmaya başlamış?,
    kiminle hangi şartlarda sözleşme yapılacağı ve bu sözleşme görüşmelerine katılmak ne zamandan bu yana sağlık heyetinin görevleri arasındadır? Bu kadar sorumlu davranan sağlık heyeti üyeleri Kewell'ın ilk transferi zamanında da bu tutumu gösterseler de Kewell 1 sezon oynayarak 2 sezon para almasaydı keşke.

    Olayın etik ve sorumluluk kısmına gelince;
    1. Sporcular da insandır ve sağlık sorunları yaşarlar. Bu sağlık sorunları kendi rıza ve bilgileri olmadan kimseyle paylaşılmamalıdır. Bu konuda bir bilgi paylaşılırken de gazeteci sorumluluğu bilgiyi konuya vakıf olanlardan (bu durumda Galatasaray Sağlık Kurulu sorumlularından) teyit ettirmeyi gerektirmez mi?
    2. Tıp doktorları işlerini yaparken sınırlarını ve görevlerini bilmelidir. Kendi görevlerini yerine getiremedikleri durumlarda da gereğini yerine getirmelidirler. Sınırlar hastalarının sağlık özellerini gazetecilerle paylaşmak ve sözleşme görüşmelerine girmeyi içermez.

    Umarım herkesin daha sorumlu olduğu ve sınırlarını bildiği bir ortama en kısa sürede ulaşırız.

    8 Ekim 2010 Cuma

    Arda Turan'dan Sonra Sporcu Sağlığı

    Artık her ne olduysa oldu. Arda Turan Osteitis Pubis tanısı ile Almanya maçı ve sonrasında bir süreliğine futbolumuzda olmayacak. Bu konu ile ilgili pek çok şey söylendi ve yazıldı,
    Arda Turan açısından bakarsak tatsız bir durum. Ama biz futbolseverler açısından ve kulübü Galatasaray açısından bakarsanız da durum aynı. Arda Turan bu ligin izlemesi en keyifli sporcularından ve kulübü için de başarı açısından vazgeçilmez konumda.

    Bu aşamada durup böyle bir sorundan fırsat doğurmaya odaklanmak bence sporumuz açısından çok önemli. Yani nerede yanlış yapıldı ve neleri yapsaydık bugün farklı noktada olurduğu düşünmek lazım.

    Elimizdeki bilgileri toparlarsak;
    1. Arda Turan 7 Eylül 2010 tarihli Belçika maçında yediği darbeye bağlı sakatlandı, sakatlık sonrası maça devam etti.
    2. Maçtan sonra yapılan kontrollerinde ayak bileğinde 2 bağda yırtık saptanarak tedavisine başlandı.
    3. Ekim ayı başına kadar hiç bir antrenman yapmadı ve tedavi uygulandı.
    4. Ekim ayının ilk günlerinde sahada hafif tempo koşulara başladı.
    5. 2 Ekim'de Adnan Sezgin, Rijkaard, Hiddink ve Oğuz Çetin'in katıldığı bir toplantıda Arda Turan'ın sağlık durumunu konuşuldu.
    6. 4-5 Ekim tarihlerinde Milli takıma katılıp takımla antrenmanlara çıkmaya başladı.
    7. 5 Ekim tarihinde kasığındaki ağrıları nedeniyle antrenmanı yarıda bıraktı.
    8. 6 Ekim'de Milli takım doktoru tarafından yapılan açıklama ile Arda Turan'ın sorunun Osteitis pubis olduğunu ve Galatasaray'da bilinen ve tedavisi sürmekte olan bir sorun olduğunu öğrendik. Galatasaray'a göre 3-4 hafta Milli takım yetkililerine göre 2-3 aydır süren bir sorun (??) olduğu bildirildi.
    9. Hiddink yaptığı açıklamada 'eğer bugün olsa oynayamaz ancak daha 2 gün var' gibisinden bir şeyler söyledi.
    10. 7 Ekim Arda Turan kamptan ayrılarak Türkiye'ye döndü ve 'açıklama yapmam yasak. Durumum yapılacak kontrollerden sonra netlik kazanacak' dedi.

    Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: kamuoyu ve basın herhangi bir sporcunun sağlığı ile ilgili tüm detayları bilmek zorunda değildir. Sporcunun rızası yoksa hiç kimse, buna doktorlar ve kulüp yöneticileri de dahil sporcunun sağlık durumu ile bilgi paylaşamaz, açıklama yapamaz. Yani eğer Arda Turan istememişse 'Osteitis Pubis' sakatlığı ile ilgili bilgi paylaşılmamış olabilir ve bu da tüm taraflar tarafından saygıyla karşılanmalıdır.

    Yukarıdaki maddelerden hareketle ne yapılmalıydı ya cevap ararsak;
    1. Arda Turan Belçika maçının 30'lu dakikalarında yediği tekmeden sonra maça devam ederek sakatlığın boyutunu büyütmüştür. Kendisi devam etmemeli etmek istese bile teknik direktör ve takım doktoru tarafından buna izin verilmemeliydi.
    2. Milli takım açıklanmadan önce yapılan toplantıda Arda Turan'ın oynayamayacağı Galatasaray ekibi tarafından net bir dille ifade edilmeli, gerekirse bunun için yazılı belge sunulmalıydı. Ben bu toplantıda bir şekilde (telefonla da olsa) her iki takımın doktorlarının da bulunması gerekliydi diye düşünüyorum.
    3. 4 hafta boyunca hiç saha çalışmasına katılmayan bir futbolcudan milli takımda nasıl bir katkı beklenmektedir hiç anlamadım. Spor tıbbı açısından takımla en az 1 hafta boyunca sorunsuz olarak antrenman yapmayan sporcunun maça çıkması yanlıştır. Bu hem performans hem de sakatlık açısından risk taşır. Bu anlamda Arda Turan milli takıma hiç çağrılmamalıydı.
    4. Milli takıma çağrılsa bile Arda Turan sorumlu bir profesyonel olarak öncelikle geçimini sağlayan bedenini korumalı ve milli takımdan affını istemeliydi diye düşünüyorum.
    5. Milli takıma katılan Arda Turan sadece hafif tempo düz koşu yaparken birden takımla antrenmana çıkmıştır ve arada bir çok basamak atlanmıştır. Hafif tempo koşu kademeli olarak tempolu koşu, sprint ve çabukluk çalışmaları şeklinde sürmeli ve ancak topla çalışmalar gibi bireysel çalışmaları sorunsuz başardıktan sonra takımla antrenmana çıkarılmalıydı.

    Sorunun çeşitli tarafları ve herkesin sorumluluğu olduğu bir konu olduğunu düşünüyorum. Arda Turan'a acil şifalar ve en kısa sürede sahaya sağlıklı bir dönüş diliyorum.  Tüm bu yaşananların sporcunun daha profesyonel bakış açısı kazandığı, sorunun paylaşılması ve bilgi akışında ki problemlerlerin aşıldığı, sporcu ve takım yöneticilerinin sakatlık ve iyileşme süreçleri hakkında daha çok bilgi sahibi olup spor tıbbına daha saygılı olduğu bir döneme vesile olması en büyük isteğim.  Umarım bu sorundan gerekli dersleri alır ve bunu bir fırsata çevirecek adımları hep beraber atarız.

    1 Eylül 2010 Çarşamba

    Sporda 'profesyonellik = para' mı?

    Sporun bir çok alanı günümüzde artık 'profesyonel' spor olarak adlandırılıyor. Ortalama üzeri bir futbolcu yılda 1-2 milyon, bir basketbolcu ise 500 bin-1 milyon TL para kazanıyor. Bunun karşılığını verebiliyorlar mı ya da karşılığını vermek için nasıl bir planlama yapıyorlar? Belki de yapıyorlar mı diye sormalı ama sporda esas konuşulması gerekenin bunlar olduğunu düşünüyorum.

    Sporcuların spor ve günlük yaşam planlaması üç ana döneme ayrılabilir;

    -Performansa hazırlık
    -Performans
    -Performans sonrası toparlanma.

    Performansa hazırlık; sporcunun sezon öncesi yaptığı antrenmanlar, kamplar ile sezona hazırlanması sürecidir. Ama sadece bu kadar değildir. Sporcular tatil döneminde en azından kazanımlarının (kondüsyon, çabukluk v.b.) bir kısmını korumak için bireysel olarak da çalışmalıdır (Türkiye'de hemen daima eksik yapılan ya da hiç yapılmayan bir şeydir). İşin özeti sporcu sezon başı kampına ön hazırlığını yapmış ve hazırlığa hazır halde gelmelidir!. Burada ülkemizde hemen hiç kullanılmayan bireysel antrenör, kariyer koçu, basın danışmanı, beslenme, psikolojik danışmanlık gibi performansa yönelik kavramlardan da bahsetmek gerekli ama bu konuların her birinin ayrı bir yazı konusu olduğunu da söylemek gerekli.

    Performans; sezon başı hazırlığı ile yeterli kondüsyonu, kuvveti, çabukluğu yani beceriyi kazanmış sporcunun sahaya çıkıp oraya eğlenmeye, hoşça vakit geçirmeye gelmiş ya da ekran başına geçmiş izleyicilere istediklerini verdikleri süreçtir. Bu süreç de ülkemizde eksik kalmaktadır. Ortada dönen büyük paralar ve ülkemizin kültüründen gelen bir takım nedenlerle amaç 'sadece kazanmak ama nasıl olursa olsun kazanmak' haline gelmiştir. Bu durumda izleyiciler açısından sporun bir 'eğlence-entertainment' olduğu gerçeğinden bizi uzaklaştırmaktadır. Sonuçta ortaya keçiboynuzu tadında müsabakalar çıkmaktadır. Bu da sporun pazarlanması ve daha büyük gelir ile uluslararası bilinilirliğe ulaşmasını sınırlamaktadır.

    Performans sonrası toparlanma; sporcunun sadece parasını alırken değil hayatını yaşarken de profesyonel olması gerekli. Maç ya da antrenmanlardan hemen sonra yeterli besin ve sıvı desteğinin önemini ve nasıl sağlanacağını bilmesi gerekli örneğin. Ya da maçtan bir gece önce cinsel ilişkiye girmemenin, maç sonrası gece iyi uyumanın önemini kavraması gerekli. İlhan Mansız gibi diz artroskopik cerrahisi olduğunun gecesinde gece kulübü ya da barlarda gezmemeli. Maç ya da antrenmanda yaşadığı sakatlıklar için en kritik sürecin ilk 48-72 saat olduğunu ve bu konuda yapılacak ilk müdahalenin tedavinin en önemli parçası olduğunu öğrenmesi gerekli.

    'Profesyonel' spor aslında bütün bu yukarıda anlattıklarım ve daha fazlası varlığında 'profesyonel' oluyor, sadece para alırken değil. Günümüzde 'profesyonel' sporcularımız kendilerine sözleşme yaparken daha çok para kazandıracak menejerlerle çalışıyor ve diğer bütün her şeyi de menejerlerinden, antrenörlerinden ve kulüpten bekliyorlar (istisnalar hariç). Bana kalırsa performansın diğer bileşenlerini öğrenip buna yönelik yatırım yapmaları için zaman geldi de geçiyor bile, tabii umurlarındaysa...

    17 Ağustos 2010 Salı

    Sağlık Yapılanması Özelinde Liverpool vs. Galatasaray

    Bu yılın Mart ayında Liverpool FC spor hekimliği ve spor bilimleri bölümünün başına Dr. Peter Bruckner'ı getirdi. Dr. Bruckner Harry Kewell'ın menejerinin Liverpool FC doktorlarını Kewell'ın sakatlığını yanlış tedavi ettikleri ve kariyeri ile oynadıkları suçlamasının ardından bu görevi kabul etti. Dr. Bruckner spor hekimliği alanında dünyada en çok tanınan ve bu alanda 'spor hekimliğinin kutsal kitabı' olarak kabul edilen 'Clinical Sports Medicine' adlı kitabın editör ve yazarlarındandır. Ayrıca Avustralya Olimpiyat takımı sağlık ekibinin başkanlığı ve Avustralya Futbol takımı sağlık ekibi başkanlığı gibi pek çok önemli görev almış bir spor hekimidir.

    Yaklaşık 1 hafta kadar önce de Galatasaray'da artık ayyuka çıkmış yanlış teşhis ve tedavi tartışmalarının sonucunda oldukça yıpranmış sağlık ekibinde değişikliğe gidildi. Spor hekimi Doç. Dr. Burak Kunduracıoğlu ve fizyoterapist arkadaşlarından oluşan bir ekip daha önceki ekipten 1-2 kişi ile beraber Galatasarayın yeni sağlık yapılanmasını oluşturdular. Doç. Dr. Kunduracıoğlu daha önce görev aldığı Ankara profesyonel futbol kulüplerinde (Ankaragücü, Ankaraspor ve Gençlerbirliği) başarılı işler yapmış olduğunu düşündüğüm bir meslektaşım.

    Bana kalırsa spor hekimliği eğitimi almış olması bile başlı başına önemsenmesi gereken bir durum çünkü bu konuda ülkemizde yanlış bir inanış ya da bilgi var; spor sakatlıkları alanında asıl olan sakatlanmaya neden olan faktörlerin saptanması ve düzeltilmesidir. Bu bağlamda ortopedistler (sıklıkla profesyonel sporda takım doktorları bu alanda çalışan meslektaşlarımdır) spor sakatlıklarının tedavisinde önemli rol alırlar ancak tüm spor yaralanmalarının ancak 10%'u ameliyat gerektiren yaralanmalardır. Yani hem oluşabilecek sakatlıkların önlenmesinde hem de oluşan sakatlıkların %90'nın tedavisinde spor hekimliği, fizik tedavi uzmanları ve fizyoterapistlerin içinde bulunduğu diğer sağlık profesyonellerinin büyük önemi vardır.

    Dr. Bruckner Mart 2010'da verdiği söyleşide Premier Ligin son ayı boyunca bir gözlemci gibi kulüp işleyişini izleyeceğini ve gelecek sezon için süreçlere ne gibi şeyler ekleyebileceklerine karar vereceğini söylemiş. Açıkçası bu noktada Dr. Bruckner'a imrendiğimi ifade etmeliyim çünkü yeni bir kulüpte işe başlamak için daha güzel bir yöntem olamazdı. Maalesef Dr. Kunduracıoğlu ve ekibinin böyle bir gözlem yapacak vakti olmadı. Bu noktada eski ekipten göreve devam eden Dr. Murat Çevik'in katkı vermesi gerekecek.

    Burada bunca kulüp arasından neden Liverpool ve Galatasaray'ı seçtiğime gelince: her iki kulüp de tarihleri açısından ülkelerinin belkide en prestijli ve Avrupa odaklı kulüpleri ama daha önemlisi günümüzde yönetimsel nedenlerle deyim yerindeyse sırat köprüsünden geçiyorlar. Dengelerin bu kadar oynak olduğu bir ortamda teknik ekiplerin de sağlık ekiplerinin de işinin zor olduğu aşikar.
    Umarım her iki kulübün geleceği ve en önemlisi sporcuların sağlığı için doğru bir yapılanma ve çalışma ortamı yaratılabilmiştir. Çünkü sanıldığı gibi 'takım olmak' sadece futbol takımının değil sağlık ekibinin başarısı için de olmazsa olmaz bir şart.