profesyonel spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
profesyonel spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2013 Cuma

Match Fixing and Racism In Turkish Football

Turkish Football (soccer)  is passing through hard times since July of 2011. Some of major actors of professional Turkish Football were arrested and accused for match fixing. After nearly a year of trial Aziz Yıldırım, president of Fenerbahce SK and several others are charged and waiting for the appeal order. During all these period Turkish Football Association had carried out their own investigation and judgement procedure; finally concluding that 'there have been attempts of match fixing but none of them were successfull' and none of the clubs were sentenced. Most of the Turkish Super League Clubs attempted to trivialize the facts and supported the Turkish Football Association to spoil the code of laws and they succeeded. Now, after nearly 2 years form the beginning, most of fans, except Fenerbahçe and few others, are unhappy about the current situation and seeking for justice.





Last  weekend before the 'Fenerbahçe SK-Galatasaray SK' Derby Match at the Fenerbahçe Stadium several Fenerbahçe fans pointed bananas to Galatasaray players, Didier Drogba and Emmanuel Eboue. A day after the match  Fenerbahçe SK officials have organised a press conference and declared that the fans in the above picture were pointing the bananas to Fernando Muslera, and were not in an act of racism. Only an hour later new pictures were released to social media, invalidating their arguement.




Now the Turkish authorities, including the Turkish Government- as Turkey is a candidate of 2020 Olympics- are trying to ignore and trivialize this disgusting racism action.

I believe match fixing, racism and doping are the three poisons of  the soul of sports. The Turkish Football Association  and professionnal football clubs should stop pretending as 'three monkeys'.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Futbol Düzenimiz Sarsılırken



Uzun süredir bloga birşeyler yazamıyordum: her şey malum yasakla başladı, ha bugün ha yarın derken şike soruşturması patlamaz mı? Bu sefer de ortalıktaki toz duman yatışsın diye bekledim...

Ve dün toz duman TFF'nin iddianameyi bekleme kararıyla temizlendi... demeyi isterdim ama maalesef böyle düşünmek istesem de beceremiyorum. Neden mi ? Anlatayım...
Blogdaki bazı yazılardan da anlaşılacağı gibi ben Galatasaray taraftarıyım, ama olayın başından bu yana bu konuda olabildiğince adil davranmaya çalışıyorum. Kişilerin suçları kanıtlanana kadar suçsuz oldukları ve savunma hakları gibi hukuki kavramlara süreç boyunca saygı gösterilmesi gerektiğine inanıyorum. Ama öte yandan kendime şu soruları sormadan da edemiyorum;
1. Madem TFF ve Etik Kurulu belgeleri ceza vermek için yeterli görmediler, o zaman bu 50 küsur kişiyi Disiplin Kuruluna neye dayanarak sevk etme kararı aldılar?
2. Bu lig bu şekilde başlarsa sağlıklı olarak nasıl devam eder? Statlarda ve stat dışında taraftarların karşı karşıya gelmesini nasıl engelleyecekler? Ya da sezon ortasında iddianame ve tüm delillerin ışığında kulüplere ceza verilmesi gerekirse bu nasıl yapılacak?
3. Bir de şike soruşturması patladığından bu yana söylenen bir söze çok takılmış durumdayım: ' Kişilerin yaptığı kurumları bağlamaz, kişiler ile kurumları ayrı tutmak lazım.' İnanın bana bu tipik bir eyyam ya da idare-i maslahat gibi geliyor. Bunu söyleyenlere şunu sormak lazım: örneğin şike ve teşvik yaptığı söylenen Aziz Yıldırım ya da İlhan Ekşioğlu bunu Sadri Şener'in kişisel çıkarları aleyhinde mi yaptılar yoksa Trabzonspor aleyhinde mi yaptılar? Eğer kişilerin yaptığı başka bir kuruma zarar veriyorsa bu ayrımı nasıl yapabilirsiniz?
4. TFF Başkanı Sayın Mehmet Ali Aydınlar'ın dün basın toplantısında söylediği bir söze de çok şaşırdım: ' Kendisini şüpheli gören kulüpler Avrupa Kupalarına şimdiden katılmayabilirler'.

Bu kararlar ve ifade sonucunda ben TFF'nin cezalar için topu adalete ve mahkemelere, Avrupa kupalarına katılım için de kulüplere attığını düşünüyorum ve herkese sormak istiyorum; bu koşullarda Spor Toto Süper Lig 2011-2012 sezonunu izlemek için heyecanlanan var mı?Bence daha radikal bir karar alınıp 2011-2012 sezonu hiç oynanmasa ve futbolumuzun temiz olduğuna çoğunluk ikna olduktan sonra yeni bir sayfa açıp yola devam etsek daha iyi olurdu.

Yukarıda sorduğum sorular dışında bu iş başladığından bu yana kendime sık sık sorduğum ve cevabı henüz hiç kimse tarafından tartışılmayan bir başka soru daha var, cevabını siz de düşünün:
' Eğer bazı kişiler bazı maçların sonuçlarını ayarladı ise bu maçlar üzerinden iddia ve diğer bahis kanalları yoluyla maddi çıkar sağlamazlar mı?'

16 Şubat 2011 Çarşamba

Diana Taurasi ve Doping : Yine Yüzümüze Gözümüze Bulaştırdık



Doğrusu ne diyeceğimi bilemiyorum. Sadece 2 ay önce idrar numunesi yasaklı madde içerdiği için tedbirli olarak ceza kuruluna sevk edilen ve kulübü ile sözleşmesi fesih edilen Diana Taurasi,  Hacettepe Üniversitesi bünyesinde bulunan Türkiye Doping Kontrol Merkezi'nin 'yasaklı madde modafinil içermektedir' şeklindeki raporunu geri çekmesi sonucu temize çıktı. Okuyunca size de garip geliyor eminim, ne denir ki ???
Olayın detaylarına bakınca; sporcunun ve yasal temsilcisinin test örneklerini ve raporlarını aldıkları (ki böyle bir hakları var) ve bunu başka bir WADA (Dünya Anti-doping Ajansı) sertifikalı laboratuvarında yeniden test ettirdikleri anlaşılıyor. Sonuç farklı çıkınca bu sonuçlarla WADA'ya başvurup haklarını aradıkları da açık. Sonuçta WADA'ın dönüp bizim Ulusal Doping Merkezimize senin test ölçüm ve değerlendirmende yanlış var dediği ve bizim merkezin de bunu kabul edip verdiği 'yasaklı madde kullanımı vardır' şeklindeki raporunu geri çektiği görülüyor.
Kendi kendime soruyorum; ne desem diye. Pek çoğunuzun bilmediği ya da hatırlamadığı başka vukuatları da oldu bu merkezin. Bir tanesinin içinde ben de bulunmuştum, anlatayım...
Bundan 5 yıl kadar önceydi Fenerbahçe Spor Kulübü'nde yüzen bir sporcunun idrar numunesinde yasaklı madde Nandrolone tespit edilmiş ve olay yine A numunesi açıldıktan hemen sonra basına yansımıştı (Diana Taurasi olayında da aynı yanlışla karşılaştık). Sonuçta o dönem Fenerbahçe Yüzme Şubesi sorumlusu benden bu konuda yardım istemişti. Yüzücü test öncesi doldurduğu açıklama formunda 'adet geciktirici' kullandığını (isim vermeden) beyan etmiş görünüyordu. Yüzücü ayrıca ısrarla ilacı kullanmadan önce Türkiye Doping Kontrol Merkezi sitesindeki yasaklı madde listesini kontrol ettiğini ve bu maddeye rastlamadığını, bunun üzerine bu ilacı aldığını söylüyordu. Sitedeki listeyi ben de kontrol ettim, gerçekten de ilacın kendisi ya da etken maddesini içermiyordu. Sonra bir de WADA Prohibited List orjinalinden kontrol edeyim deyince...
Orada dehşete düştüm.İlacın etken maddesi listede vardı!!! Nasıl böyle bir şey olur diye araştırmaya başladım ve sonuçta Türkiye Doping Kontrol Merkezi internet sitesinde bulunan listenin önceki yıllara ait (yani eski ve yürürlükten kalkmış) liste olduğunu saptadık. Fenerbahçe Spor Kulübü ve sporcunun yasal temsilcisi sonuçlara itiraz etti ve yüzücü temize çıktı.

Görünen bu merkezin aralıklı da olsa ciddi hata yapma potansiyeli olduğu ve daha önemlisi bu hatalar sonucunda ciddi kayıplara yol açtığı. Çalışma ortamını ve çalışanları 5-6 yıl önce görmüştüm. İşlerini doğru yapmaya çalışan, iyi niyetli profesyonellerdi. Hiç bir art niyet içinde olduklarını da düşünmüyorum (A numunesi sonuçlarının basına sızdırılması dışında !!!) ama merkezde süreçlerin işleyiş ve sonuçlandırılmasında (yani yönetsel) bazı sorunlar olduğu bu iki olayda açık seçik ortaya çıkıyor.

Bir de bu olayın uluslararası kamuoyunda yansımaları ve özelde Türk Sporu, genelde ise Türkiye imajına nasıl bir katkısı olacağını düşünün. Bu konuya hiç girmek istemiyorum ancak arzu eden http://www.slamonline.com/online/other-ballers/womens/2011/02/diana-taurasi-handled-doping-allegation-with-class-integrity/  adresinden bir örneğini görebilir.

Sonuçta yine bir şekilde kendi bacağımıza kurşun sıkmayı başardık, bakalım bu olayın Türk Sporu ve Türkiye Doping Kontrol Merkezi üzerinde ne gibi etkileri olacak, yaşayıp göreceğiz...


26 Ocak 2011 Çarşamba

Rakamlar Üzerinden Bir Arda Turan Analizi




Bugün çeşitli gazeteler ve internet sitelerinde 'Galatasaray'da Arda şoku' başlıklı haberler gözüme çarptı. Haberlerde Arda Turan'ın ameliyat olmadığı taraftaki kasık ağrıları nedeniyle 2 gündür doktorlar tarafından dinlendirildiği ve hafta sonu Bursaspor maçında oynamasının şüpheli olduğu söyleniyor.

Biliyorum ben de dahil pek çoğumuz için kabak tadı verdi Arda Turan'ın sağlık durumu ama haberlerin altındaki yorumlar beni aşağıdaki satırları yazmaya zorladı doğrusu;
Arda Turan 23 yaşında bir profesyonel sporcu ve son 5 yıldır üst düzeyde spor yapıyor. Bu yıla (2010-2011 sezonu) kadar Galatasaray'da sırasıyla 36(2006-2007), 44(2007-2008), 41(2008-2009) ve 47(2009-2010)  resmi maç oynamış. Ayrıca aynı sürede Milli Takım'da 42 maça çıkmış. Yani senede en az 45 resmi maça çıkmış ve sakatlık öncesi son yılda bu sayı 55'e  ulaşmış. Hazırlık maçlarını da katarsak bu sayı sezonda 50-60 maç demek. Sonuçta Arda Turan ortalama bir profesyonel sporcuya göre sezon başına  daha fazla maça çıkmış ve daha fazla yıpranmış.

Arda Turan'ın fiziksel yapısı açısından bakıldığında hemen göze çarpan bir özelliği var: bacakları gövdesine göre oldukça kısa. Bu adım uzunluğu adını verdiğimiz her adımda kat ettiği mesafenin kendi boyundaki futbolculara ve kendinden uzun futbolculara göre daha kısa olduğu anlamına geliyor. Arda Turan'ın pozisyonu icabı genellikle kendinden uzun futbolcularla mücadele ettiği bir gerçek. Özetlersek Arda mücadele ettiği futbolcu ile aynı mesafeyi kat etmek için daha çok adım atmak zorunda kalıyor.
Bir de Arda Turan'ın futbol stilinden kaynaklanan bazı riskleri var; Arda tarz icabı çok yön değiştirerek ve ani hareketlenme ve duruşlarla oynayan bir futbolcu.Ani yön değiştirmeler ve duruşlar özellikle üst bacak( özellikle kasık ve arka uyluk) kaslarına ek zorlanmalar getiren durumlardır ve bu bölgelere normalin üzerinde yaralayıcı güçler bindirir.



Arda Turan ile rakiplerinin bacak uzunluklarına dikkat!!!

Bunun dışında Arda Turan'ın sakatlığa yatkınlığını arttıran başka nedenleri de saymak mümkün; daha fazla sert ve kusurlu müdahalelere maruz kalması, futbol sahalarımızın durumu vs., vs.

Arda Turan sakatlık öncesi son 4 yılda ortalama bir profesyonel futbolcudan hayli fazla sayıda maç oynamış, fiziksel  ve futbol stilinden kaynaklanan bir takım özellikleri nedeniyle sakatlık riski artmış bir profesyonel sporcuydu ve sonuçta sakatlandı. Sporcu da insandır ve hastalanıp sakatlanabilir!!!  Üstelik sakatlık profesyonel sporun içinde olan bir olgu.

Dikkat ederseniz haber yorumlarında ve hemen her yerde ilk bahsedilen şeyden yani Arda Turan'ın özel yaşamından hiç bahsetmedim.Çünkü yaşadığı sakatlıkta yukarıda saydığım diğer etkenlerin her birinin en az özel yaşamı kadar ve hatta daha fazla önemli olduğuna inanıyorum. Özel yaşamının Arda Turan'ın sakatlıkları üzerinde etkisi var mı yok mu bilemem ancak bunu kendisi ve sorunla  ilgilenen hekimler dışında kimse de bilmez !!!. Bu konuyu konuşup tartışmanın da kimseye bir faydası olacağını sanmıyorum.

 Öte yandan bana sorarsanız ' Arda Turan'ın sakatlık süreci doğru şekilde yönetildi mi?' diye, bununla ilgili düşüncelerimi de bir süre önce yazdığım  'Arda Turan'dan sonra sporcu sağlığı' yazımda bulabilirsiniz.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Etik ve sorumluluk?

13 Kasım 2010 tarihinde Vatan Gazetesi'nde yayınlanan Tayfun Bayındır imzalı yazıyı okuduğumda üzüntü ve kızgınlıktı ilk hissettiklerim.
Yazının tamamına http://haber.gazetevatan.com/barosu-boyle-bitirdiler/340485/5/Spor dan ulaşabilirsiniz.

Üzüntü ve kızgınlığımın nedeni haberin başlığı dahil neresinden tutarsanız elinizde kalan bir içeriği olması ve neye hizmet ettiğini anlamam(am)dı. Açıklayayım;
1. Böyle bir haberin haberde adı geçen doktorların en az birinin haberi ya da bilgisi olmadan yapılmış olması pek mümkün değil. Yani hekimlerden biri hastasına ait hasta mahremiyetine giren bilgileri hastasının rızasını almadan bir gazeteci ile paylaşmış görünüyor. Sözde bu meslektaşlarım 'Ameliyat edilirse kaslarına yükleme olacak.Sakatlık ciddileşir' demişler ancak raporları ciddiye alınmamış. Bu arada 3 ay boyunca Baros tedavi edilmiş ve yarım devre oynayacak hale gelmiş. Bu meslektaşlarım imzalı olarak 'Baros’a Almanya’da girişimsel tedavi uygulanacağını ve kırık bölgesine vida takılacağını öğrendik. Doktoru ile temasa geçildi. Kendisinden yapacağı tedaviyle ilgili rapor istedik. Ancak bu raporu vermedi. Baros bu ameliyatı olursa fazla çalışmayan kas gruplarına aşırı yüklenme olacaktır. Bu ileride daha çok sakatlık yaşamasına neden olur. Bu ameliyata ihtiyacı kesinlikle yok. Türkiye’de kendisine verilen programa uygun çalışmalarını sürdürmelidir' demişler. Bu rapor dikkate alınmadığından Baros hala sakatmış.
Bu olayda adı geçen meslektaşlarımdan birisi olay olduğu tarihlerde Galatasaray Sağlık Kurulu Başkanı olarak görev yapıyordu. Bu durumda raporu ciddiye ve dikkate nasıl ve neden alınmadı? Böyle bir durumla karşılaşan kişi neden o görevde kalmayı sürdürdü ? Kaldı ki Baros metatars kırığı (ayak tarak kemiği) geçirdikten sonra tedavi edilirken madem durumdan ve gelişmeden memnundu neden Almanya'da kontrole gitme gereği duydu? Metatars kırığı nedeniyle 6 ay futbol oynayamayan bir futbolcunun varlığında sağlık ekibinin kendisini sorgulaması da gerekmez mi?

2. Haberde 'Ancak iddialara göre Arda Turan fıtık değil. Gerçek sakatlığı pubis. Ve sakatlığa göre tedavi uygulanması gerekiyor.' diyor. Sormak lazım 'kimin iddiasına göre?' diye. Akla haberde adı geçen meslektaşlarım geliyor. Üstelik haberde Arda'nın fıtık olmadığı ve 3 çeşit fıtık  (???) olduğu ve Arda'nın Türkiye'de konusunun uzmanlarına gösterilmeden yangından mal kaçırır gibi Almanya'da apar topar ameliyat edildiği söyleniyor.
Şimdi Arda'nın fıtık olup olmadığını Galatasaray Sağlık Kurulu ve onu muayene hekimler dışında kim bilebilir? Onun ameliyat olup olmaması gerektiğine herhalde Arda'nın kendisi doktorların verdiği bilgiler sonucunda karar vermiştir. Bu durumda 3. kişilere ne düşer? Onu da sizin anlayışınıza bırakıyorum. Bu 3 çeşit fıtık konusu da (kimin ifadesi ise) ayrıca yoruma muhtaç bir durum. Arda'nın 15 gün içinde sahalara dönememesine gelince; Arda'nın hem Osteitis pubis hem de kasık fıtığı sorununun bir arada olabileceği ve bu nedenle zaten 6-8 haftadan önce sahalara dönemeyeceği hiç akla gelmedi mi? Bu iki hafta ifadesini Galatasaray Sağlık Kurulu yetkililerinin ağzından duydunuz mu? Ben duymadım...

3. Son olarak Kewell ile Üstünel-Kurtoğlu ikilisinin başbaşa görüştüğü ve onu maç başı olarak sözleşmeye ikna ettiklerini yazmış sayın Bayındır. Açıkçası ne söyleyemeyeceğimi bilemedim! Ben sadece şunları sormak isterim;
Kewell Galatasaray'a transfer olurken olmayan hangi sorunu ortaya çıktı ki Kewell'ın bir sezon boyunca takımda sürekli yer alamaması sorun olmaya başlamış?,
kiminle hangi şartlarda sözleşme yapılacağı ve bu sözleşme görüşmelerine katılmak ne zamandan bu yana sağlık heyetinin görevleri arasındadır? Bu kadar sorumlu davranan sağlık heyeti üyeleri Kewell'ın ilk transferi zamanında da bu tutumu gösterseler de Kewell 1 sezon oynayarak 2 sezon para almasaydı keşke.

Olayın etik ve sorumluluk kısmına gelince;
1. Sporcular da insandır ve sağlık sorunları yaşarlar. Bu sağlık sorunları kendi rıza ve bilgileri olmadan kimseyle paylaşılmamalıdır. Bu konuda bir bilgi paylaşılırken de gazeteci sorumluluğu bilgiyi konuya vakıf olanlardan (bu durumda Galatasaray Sağlık Kurulu sorumlularından) teyit ettirmeyi gerektirmez mi?
2. Tıp doktorları işlerini yaparken sınırlarını ve görevlerini bilmelidir. Kendi görevlerini yerine getiremedikleri durumlarda da gereğini yerine getirmelidirler. Sınırlar hastalarının sağlık özellerini gazetecilerle paylaşmak ve sözleşme görüşmelerine girmeyi içermez.

Umarım herkesin daha sorumlu olduğu ve sınırlarını bildiği bir ortama en kısa sürede ulaşırız.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Çok Üzgünüm Ama Çok

Çok üzgünüm ama çok. Bu topraklarda tıpkı Uğur Mumcu'yu, Ahmet Taner Kışlalı'yı ya da Hrant Dink'i barındırmadığımız gibi bir güvercini daha tutamadık bünyemizde, sahip çıkamadık Frank Rijkaard'a. Şimdi yerine şahin mi şahin biri geliyor. Çok ama çok üzgünüm, tek tesellim Frank Rijkaard ve Johann Neeskens'in ölmeden bu topraklardan ayrılıyor olmaları...
Benim de futbol ve taraftarlıkla ilgili içimdeki son kırıntılar da ufalanıp gidiyor galiba...
Hoşçakal Rijkaard ve Neeskens, burada bulunup futbolumuza değer kattığınız ve çabalarınız için teşekkürler. Bu topraklarda en azından hala güzel atasözlerimiz var : altın yere düşmekle pul olmaz...

12 Ekim 2010 Salı

Başarısızlığa Kılıf Yetmedi mi?

Dün geceki Azerbaycan maçı sırasında ve sonrasında yaşananlar bana 'artık yetmedi mi?' dedirtti. Rıdvan Dilmen bir çok kez sahanın kötü olduğunu ve kendisinin de çıkıp zemini incelediğini, beğenmediğini söyledi. Bugün Fanatik Gazetesi'nin maç başlıklarından biri 'zemin çok kötüydü' şeklinde. Servet ise maç sonrası 'çok talihsiz bir  gol yedik' dedi.

Şimdi bu maç sonrası adam olana sormazlar mı ; 'Bu sezon başından bu yana İnönü Stadı'daki maçlar, Bucaspor-Galatasaray ve Karabük-Galatasaray maçları Premier League'i andıran zeminlerde oynandı da biz mi görmedik' diye? Ya da Servet'e sormak lazım ' Belçika maçında yediğimiz goller ve kulüp takımlarımızın yediği goller birbirinin karbon kopyası şeklinde duran top sonrası geliyorsa talihsizlik bunun neresinde?' diye.

Bir sorunu çözmek için önce doğru soruyu sormak lazım; 'Biz neden her maça Almanya ya da İspanya gibi (sakat ve cezalılar dışında) aynı onbirle başlayıp maçta kollektif bir çaba sergileyemiyoruz?' --aslında cevap sorunun içinde-.
Ya da daha basitçe 'saha bir bizi mi etkiliyor ve talihsizlik hep bizi mi buluyor?'. Ya da değeri 100 milyon euroya yaklaşan bir grup insan sahaya çıkıp nasıl böyle bir şey-kusura bakmayın buna futbol diyemiyorum- sergileyebiliyorlar.

Lütfen bırakalım ' biz iyi bir takımız' ve 'günümüzde olduk mu herkesi yenebiliriz' safsatalarını, profesyonel takım sporlarında gününde olmak diye bir kavram olamaz. Takım olmak bir organizasyon ve ortak bilinç oluşturma işidir. Bu da takımı oluşturan tüm bireylerin çabasını ve katkısını gerektirir. Sonuçta da gününde olmayan bireylerin perfoırmans açısından problem oluşturması en aza indirgenmiş olur. Takım sporlarında tekrarlanan hataların talih ile ilgisi yoktur ancak çalışma, yaptığın işe saygı duyma ve organize olmak ile ilişkisi vardır. Sorun hep söylediğim gibi profesyonellik kültürümüzün olmamasında. Bunu kazanmak da uzun zaman gerektirir maalesef. Bir sorunun çözümünün ilk adımı sorunun farkında olmaktır ki yukarıda verdiğim örnekler henüz o aşamada olmadığımızı gösteriyor.

8 Ekim 2010 Cuma

Arda Turan'dan Sonra Sporcu Sağlığı

Artık her ne olduysa oldu. Arda Turan Osteitis Pubis tanısı ile Almanya maçı ve sonrasında bir süreliğine futbolumuzda olmayacak. Bu konu ile ilgili pek çok şey söylendi ve yazıldı,
Arda Turan açısından bakarsak tatsız bir durum. Ama biz futbolseverler açısından ve kulübü Galatasaray açısından bakarsanız da durum aynı. Arda Turan bu ligin izlemesi en keyifli sporcularından ve kulübü için de başarı açısından vazgeçilmez konumda.

Bu aşamada durup böyle bir sorundan fırsat doğurmaya odaklanmak bence sporumuz açısından çok önemli. Yani nerede yanlış yapıldı ve neleri yapsaydık bugün farklı noktada olurduğu düşünmek lazım.

Elimizdeki bilgileri toparlarsak;
1. Arda Turan 7 Eylül 2010 tarihli Belçika maçında yediği darbeye bağlı sakatlandı, sakatlık sonrası maça devam etti.
2. Maçtan sonra yapılan kontrollerinde ayak bileğinde 2 bağda yırtık saptanarak tedavisine başlandı.
3. Ekim ayı başına kadar hiç bir antrenman yapmadı ve tedavi uygulandı.
4. Ekim ayının ilk günlerinde sahada hafif tempo koşulara başladı.
5. 2 Ekim'de Adnan Sezgin, Rijkaard, Hiddink ve Oğuz Çetin'in katıldığı bir toplantıda Arda Turan'ın sağlık durumunu konuşuldu.
6. 4-5 Ekim tarihlerinde Milli takıma katılıp takımla antrenmanlara çıkmaya başladı.
7. 5 Ekim tarihinde kasığındaki ağrıları nedeniyle antrenmanı yarıda bıraktı.
8. 6 Ekim'de Milli takım doktoru tarafından yapılan açıklama ile Arda Turan'ın sorunun Osteitis pubis olduğunu ve Galatasaray'da bilinen ve tedavisi sürmekte olan bir sorun olduğunu öğrendik. Galatasaray'a göre 3-4 hafta Milli takım yetkililerine göre 2-3 aydır süren bir sorun (??) olduğu bildirildi.
9. Hiddink yaptığı açıklamada 'eğer bugün olsa oynayamaz ancak daha 2 gün var' gibisinden bir şeyler söyledi.
10. 7 Ekim Arda Turan kamptan ayrılarak Türkiye'ye döndü ve 'açıklama yapmam yasak. Durumum yapılacak kontrollerden sonra netlik kazanacak' dedi.

Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: kamuoyu ve basın herhangi bir sporcunun sağlığı ile ilgili tüm detayları bilmek zorunda değildir. Sporcunun rızası yoksa hiç kimse, buna doktorlar ve kulüp yöneticileri de dahil sporcunun sağlık durumu ile bilgi paylaşamaz, açıklama yapamaz. Yani eğer Arda Turan istememişse 'Osteitis Pubis' sakatlığı ile ilgili bilgi paylaşılmamış olabilir ve bu da tüm taraflar tarafından saygıyla karşılanmalıdır.

Yukarıdaki maddelerden hareketle ne yapılmalıydı ya cevap ararsak;
1. Arda Turan Belçika maçının 30'lu dakikalarında yediği tekmeden sonra maça devam ederek sakatlığın boyutunu büyütmüştür. Kendisi devam etmemeli etmek istese bile teknik direktör ve takım doktoru tarafından buna izin verilmemeliydi.
2. Milli takım açıklanmadan önce yapılan toplantıda Arda Turan'ın oynayamayacağı Galatasaray ekibi tarafından net bir dille ifade edilmeli, gerekirse bunun için yazılı belge sunulmalıydı. Ben bu toplantıda bir şekilde (telefonla da olsa) her iki takımın doktorlarının da bulunması gerekliydi diye düşünüyorum.
3. 4 hafta boyunca hiç saha çalışmasına katılmayan bir futbolcudan milli takımda nasıl bir katkı beklenmektedir hiç anlamadım. Spor tıbbı açısından takımla en az 1 hafta boyunca sorunsuz olarak antrenman yapmayan sporcunun maça çıkması yanlıştır. Bu hem performans hem de sakatlık açısından risk taşır. Bu anlamda Arda Turan milli takıma hiç çağrılmamalıydı.
4. Milli takıma çağrılsa bile Arda Turan sorumlu bir profesyonel olarak öncelikle geçimini sağlayan bedenini korumalı ve milli takımdan affını istemeliydi diye düşünüyorum.
5. Milli takıma katılan Arda Turan sadece hafif tempo düz koşu yaparken birden takımla antrenmana çıkmıştır ve arada bir çok basamak atlanmıştır. Hafif tempo koşu kademeli olarak tempolu koşu, sprint ve çabukluk çalışmaları şeklinde sürmeli ve ancak topla çalışmalar gibi bireysel çalışmaları sorunsuz başardıktan sonra takımla antrenmana çıkarılmalıydı.

Sorunun çeşitli tarafları ve herkesin sorumluluğu olduğu bir konu olduğunu düşünüyorum. Arda Turan'a acil şifalar ve en kısa sürede sahaya sağlıklı bir dönüş diliyorum.  Tüm bu yaşananların sporcunun daha profesyonel bakış açısı kazandığı, sorunun paylaşılması ve bilgi akışında ki problemlerlerin aşıldığı, sporcu ve takım yöneticilerinin sakatlık ve iyileşme süreçleri hakkında daha çok bilgi sahibi olup spor tıbbına daha saygılı olduğu bir döneme vesile olması en büyük isteğim.  Umarım bu sorundan gerekli dersleri alır ve bunu bir fırsata çevirecek adımları hep beraber atarız.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Sporda 'profesyonellik = para' mı?

Sporun bir çok alanı günümüzde artık 'profesyonel' spor olarak adlandırılıyor. Ortalama üzeri bir futbolcu yılda 1-2 milyon, bir basketbolcu ise 500 bin-1 milyon TL para kazanıyor. Bunun karşılığını verebiliyorlar mı ya da karşılığını vermek için nasıl bir planlama yapıyorlar? Belki de yapıyorlar mı diye sormalı ama sporda esas konuşulması gerekenin bunlar olduğunu düşünüyorum.

Sporcuların spor ve günlük yaşam planlaması üç ana döneme ayrılabilir;

-Performansa hazırlık
-Performans
-Performans sonrası toparlanma.

Performansa hazırlık; sporcunun sezon öncesi yaptığı antrenmanlar, kamplar ile sezona hazırlanması sürecidir. Ama sadece bu kadar değildir. Sporcular tatil döneminde en azından kazanımlarının (kondüsyon, çabukluk v.b.) bir kısmını korumak için bireysel olarak da çalışmalıdır (Türkiye'de hemen daima eksik yapılan ya da hiç yapılmayan bir şeydir). İşin özeti sporcu sezon başı kampına ön hazırlığını yapmış ve hazırlığa hazır halde gelmelidir!. Burada ülkemizde hemen hiç kullanılmayan bireysel antrenör, kariyer koçu, basın danışmanı, beslenme, psikolojik danışmanlık gibi performansa yönelik kavramlardan da bahsetmek gerekli ama bu konuların her birinin ayrı bir yazı konusu olduğunu da söylemek gerekli.

Performans; sezon başı hazırlığı ile yeterli kondüsyonu, kuvveti, çabukluğu yani beceriyi kazanmış sporcunun sahaya çıkıp oraya eğlenmeye, hoşça vakit geçirmeye gelmiş ya da ekran başına geçmiş izleyicilere istediklerini verdikleri süreçtir. Bu süreç de ülkemizde eksik kalmaktadır. Ortada dönen büyük paralar ve ülkemizin kültüründen gelen bir takım nedenlerle amaç 'sadece kazanmak ama nasıl olursa olsun kazanmak' haline gelmiştir. Bu durumda izleyiciler açısından sporun bir 'eğlence-entertainment' olduğu gerçeğinden bizi uzaklaştırmaktadır. Sonuçta ortaya keçiboynuzu tadında müsabakalar çıkmaktadır. Bu da sporun pazarlanması ve daha büyük gelir ile uluslararası bilinilirliğe ulaşmasını sınırlamaktadır.

Performans sonrası toparlanma; sporcunun sadece parasını alırken değil hayatını yaşarken de profesyonel olması gerekli. Maç ya da antrenmanlardan hemen sonra yeterli besin ve sıvı desteğinin önemini ve nasıl sağlanacağını bilmesi gerekli örneğin. Ya da maçtan bir gece önce cinsel ilişkiye girmemenin, maç sonrası gece iyi uyumanın önemini kavraması gerekli. İlhan Mansız gibi diz artroskopik cerrahisi olduğunun gecesinde gece kulübü ya da barlarda gezmemeli. Maç ya da antrenmanda yaşadığı sakatlıklar için en kritik sürecin ilk 48-72 saat olduğunu ve bu konuda yapılacak ilk müdahalenin tedavinin en önemli parçası olduğunu öğrenmesi gerekli.

'Profesyonel' spor aslında bütün bu yukarıda anlattıklarım ve daha fazlası varlığında 'profesyonel' oluyor, sadece para alırken değil. Günümüzde 'profesyonel' sporcularımız kendilerine sözleşme yaparken daha çok para kazandıracak menejerlerle çalışıyor ve diğer bütün her şeyi de menejerlerinden, antrenörlerinden ve kulüpten bekliyorlar (istisnalar hariç). Bana kalırsa performansın diğer bileşenlerini öğrenip buna yönelik yatırım yapmaları için zaman geldi de geçiyor bile, tabii umurlarındaysa...

27 Ağustos 2010 Cuma

Sakatlık Belası

Dünkü Lyiv faciası sonrasında Galatasaray Teknik Direktörü Rijkaard 'Alınan oyuncuların hepsi sakat, herkes neredeyse sakatlandı' diyor. Bakarsak dediğinde haklı ama bu kader mi ? Ya da başka bir deyişle bunun böyle olacağı öngörülemez miydi?.

Sporda sakatlıklar iki şekilde oluşur:
a. akut/travmatik ya da darbeye bağlı sakatlıklar; yani tekme, dirsek ya da topun çarpmasına bağlı olanlar,
b. aşırı kullanma ya da yüklenmeye bağlı sakatlıklar; yani vücut kapasitesinin üzerinde yüklenmeye, antrenmana bağlı olanlar.

Galatasaray özelinde birinci grup sakatlıklara en iyi iki örnek Baros'un geçen yıl ve Uğur'un bir önceki yıl yaşadığı kırıklardır. Bunları kuşkusuz öngörmek mümkün değildir. Ha bunlar çok iyi bir şekilde ele alınıp tedavi edildiler mi? Bu tamamen ayrı bir yazı konusu ya da yazı dizisi olur!!!

Yine Galatasaray özelinde ikinci grup sakatlıklar için Harry Kewell'ın artık ayyuka çıkmış kasık sakatlığı ve yeni transfer Pino'nun bacak sakatlıkları örnek olabilir. Bu gruptaki sakatlıkları ön görmek ve sezon içinde size bela olabileceklerini düşünmek çok da zor değil. Çünkü yapılan pek çok spor sakatlığı ile ilgili tıbbi araştırma bu tür sakatlıkların türlerine göre olmak üzere 25%-75% arasında değişen oranlarda tekrar ettiklerini göstermektedir.

Aslında yapılacak şey gayet basit; kadrona katmayı düşündüğün sporcuların en azından son 2-3 sezonda oynadığı maç sayısını ve sakatlıklarını internetten basit bir tarama ile inceleyip adım atarsan bu tür sorunlarla karşılaşma ihtimalini azaltmış olursun.Türkiye garip bir ülke; neresinden tutarsan elinde kalıyor. Sen gidip önce daha önceki sezonlarda aynı bölgeden birden fazla sakatlık yaşamış sporcuları kadrona kat sonra da bu kadar sakat nasıl oluyor diye kara kara düşün. Futbol bilgisi, deneyimi ve en önemlisi adamlığı ile Türk futbol piyasasında kimsenin laf edemeyeceği Rijkaard'a da bu lafı etmek kalsın! Pes vallahi pes...